Yarı belime kadar yatakta uzanmış, Kerbalâ’yı dinliyorum. Çarşı, yağmur, sel, tuhaf bir korkuyla aklımın bir köşesini meşgul etmişken birden bir gürültü koptu.
Bu şehri anlatmaya deprem de yetmedi.
Akşam saat 9, 10 gibi yatar, 04 sularında uyanır, yatakta, cep telefonundan tarih ve felsefe dinlerim. 6 Şubat gecesi de öyle yaptım. Her zamanki gibi kulaklığı taktım, onlarca kez dinlediğim Kerbalâ olayını bir kez daha dinlemeye başladım. Saat 4’ü geçiyordu. Eşim yanımda kim bilir kaçıncı uykudaydı. Sessizlik ve karanlık önceki gecelere öykünürken, içimde sebebini bilmediğim bir sıkıntı vardı. Sabah olsun, güneş doğsun, evimizin tam karşısındaki parkta duvar dibine pusmuş, gözlerini kapıya diken köpeklere, fırından aldığım sıcacık ekmeklerden bir parça vermek istiyordum. He zamanki aceleciliğim vardı üstümde. Sabırsız, ürkütücü, kıpır kıpırdı içim. Soğuk ve yağışlı bir geceydi. Karla karışık yağıyordu. Adıyaman’ın kışı ocakta başlar, şubat sonunda biter. Yağmur olur, fakat soğuk olmaz. Karadağ’dan akışa geçen yağmur suları bulvar boyunca uzanan mahallelerde önüne ne çıkarsa alır, güneydeki derelere sürükler. Bodrumları su basar, çarşıyı sel götürür. Yavuz Selim Mahallesinden asfaltı yararak geçen su, Hoca Ömer Mahallesinden Atatürk heykelinin olduğu meydana, oradan da önüne ne kattıysa demirci pazarından derelere döker.
Yarı belime kadar yatakta uzanmış, Kerbalâ’yı dinliyorum. Çarşı, yağmur, sel, tuhaf bir korkuyla aklımın bir köşesini meşgul etmişken birden bir gürültü koptu. Dışarıdan mı içeriden mi olduğu belli olmayan bir gürültü… Ben daha çok evin altında gibi hissettim. Sanki evin altında bir iş makinesi evi yıkmaya çalışıyor. Patlama sesiyle karışık bir gürültü... Korkutan ve rahatsız eden bir ses... Güm, küt… Avizeler sallanınca deprem olduğunu anladım. Her zamanki gibi birazdan durur diye telaş etmeden durmasını bekledim. Ancak durmuyordu. Aksine, artıyordu. Ev titriyor, duvar dibindeki çalışma masam ve kitaplık odanın ortasına doğru yürüyordu. On beş yirmi saniye sürünce eşim uyandı, yataktan fırladı, kapıya doğru koştu. Ben de çıktım yataktan. Eşimin kolundan tuttum, kapıda öylece bekledik.
Yavaşlar gibi oluyor yeniden hızlanıyordu. Ev dört bir taraftan sağa sola, aşağı yukarı sallanıyordu. Odalardan gelen seslerden dolapların devrildiğini, raflarda ne varsa kırıldığını anlıyorduk. Tek derdimiz evin yıkılmaması ve sağ salim dışarıya çıkabilmekti. Eşyalar umurumuzda değildi. Ben kıyameti geçiriyordum aklımdan. Birazdan veda edecektik dünyaya. Belki dünya diye bir gezegen kalmayacaktı. Belki istila edilmiştik. Yalan değil, aklımdan geçirdim. Ama illaki kıyamet… Kıyamet aklımdan çıkmıyordu. Günahlarımızla, sevaplarımızla son saniyelerimizi yaşıyorduk. Çocuklar, kardeşlerim, babam, son dakikalarımızdı. Hayat bitiyordu. Vedalaşıyorduk hayatla. İkinci kattan birinci kata inmeye cesaret edemedik. Yürümek hayli zordu. Muhtemelen merdivenlerden yuvarlanırdık. İlk anda aklımıza gelmedi, ama otuz kırk saniyeden sonra düşünsek de yuvarlanırız diye korktuk. Eşim ve ben bildiğimiz duaları okuyor, durması için yalvarıyorduk. Ölümü hiç bu kadar yakınımızda hissetmemiştik. Ne acıdır ki ölümden korkmuyorduk. Korkmak bir yana, kurtuluş olarak görüyorduk. Acı çekmeden ölmek... Ölecektik ölmesine, hiç olmazsa acı çekmeyelim.
Karşı duvardaki dolap ilk anda devrilseydi kesin altında kalırdık. Altı kapılı kocaman dolap… İçi ağzına kadar dolu... Kendi ağırlığı gene yeterdi bizi ezmeye.
Aşağıdan şangır şungur sesler gelmeye devam ediyor. Kırılan camlar, devrilen dolaplar, yürüyen kitaplık… Ahize durmak bilmiyor. Eşim çığlık çığlığa ne zaman duracağını haykırıyor kulağımın dibinde.
“Ne zaman duracak Suat? Niçin durmuyor Suat?”
On saniye, yirmi saniye, elli saniye… Şimdiye kadar hiç yaşamadığımız bir deprem olduğu kesin.
Yukarı aşağı, sağa sola ve kasisler… Eğer kıyamet değilse bile taş üstünde taş kalmayacak.
Doksan saniyenin sonunda avizelerin sallanması sürse de evin sallanması durmuştu. Üzerimizdeki kıyafetlerle kendimizi dışarıya attık. Hava buz gibiydi. Karla karışık yağıyordu. Evimizin tam karşısında on bloklu bir site vardı ve bize en yakın iki bloktan biri yerle bir olmuş, insanlar önünde toplanmış, çığlık çığlığa yardım istiyorlardı. Küçücük park bizi ayırsa da ağaçların arasından binaları ve beş yüz metre ötedeki caminin minarelerini görebiliyorduk. Depremden önce görünmüyordu. Ezan sesi bile zor duyuluyordu.
Dışarısı insan kaynıyordu. Çığlıklar yeri göğü inletiyordu. Yarı çıplak halde dışarıya fırlayanlardan arabalarının anahtarını alanlar, arabalarını çalıştırıp bizim evin olduğu sokağa geliyorlardı. Bizim ev iki katlı olduğundan ve çevremizde yüksek binalar olmadığından daha güvenliydi diğer sokaklara göre.
Pijamalı çıplak ayaklı kadınlar ve çocuklar hem ağlıyor, hem yardım istiyorlardı. Kimsenin yardım edecek hali olmadığını bilmelerine rağmen… Ciğerlerinin ateşi bu şekilde sönüyordu.
Telefonum çaldı. Telefondaki ses, depremin 7,9 şiddetinde olduğunu, televizyon haberlerinin çok kötü olduğunu, Adıyaman’la ilgili çok fazla haber olmadığını, sesimi duyduğuna sevindiğini, depremin şiddeti ile ilgili bilgiyi internetten aldığını söyledi arkası arkasına.
Koca mahalle sokaktaydık. Yağmur altında, yarı çıplak halde yıkılan binaların altındakilere yardım istiyorduk. Pijamalı, çıplak ayakla kendini dışarıya atanlardan araçlarının anahtarını alabilenler araçlarında bekliyorlardı. Diğerleri yağmura rağmen dışarıdaydı. Sarkan bacaklar, uçuşan perdeler, sokağa fırlayan mobilya parçaları ve soğuğun korku ile birlikte uyuşturduğu çıplak ayaklı insanlar… Elektrik, su, doğalgaz anında kesildiği için televizyon haberlerinde bizlerle ilgili hangi haberlerin çıktığını bilmiyorduk.
Telefonum susmak bilmiyordu. Ne yapacağımı, nereden başlayacağımı bilmiyordum. Kimse bilmiyordu. Depremle ilgili anlatılanların hepsi silinmişti hafızamda. Bildiklerimi de unutmuştum. Herkes benim gibiydi. Hiç kimse hiçbir şey hatırlamıyordu. Bir rüyadan uyanmış gibiydik. Birbirimizi tanımaya çalışıyorduk. Telaş ve korku yüzünden anlamakta zorlandığımız cümleler kuruyor, bir dakika sonrasına bile bir tahminde bulunamıyorduk.
Yollarda inanılmaz trafik vardı. Arabalar karınca misali ilerliyorlardı. Nereye gidiyorlardı, niçin gidiyorlardı bir fikrimiz yoktu. Soğuğu, yağmuru, trafiği, gözyaşını, çığlıkları o kadar kanıksanmıştık ki birkaç dakika içinde yaşadıklarımız yüzünden yanı başınızda hüngür hüngür ağlayanları takmıyor, başka bir işimiz var, buraya yetişmemiz gerekiyor gibi manasız bir telaş yaşıyorduk.
Çaresizliğin ilk kez bu kadar korkunç olduğunu görüyordum. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk. Bir sinema filminin setindeymişiz gibi hissediyordum kendimi. Senaryosunu bizim yazmadığımız, fakat hepimizin başrol oynadığı film.
Büyük oğlumu aradım. Titreyen bir sesle iyi olduklarını söyleyince babamı aradım.
Cevap vermedi. Bir kez daha aradım. Yine cevap vermedi. Telefon çalıyor, fakat açmıyordu. Babam yalnızdı ve yaşlıydı. Annem iki yıl önce ölmüştü. Dışarıya tek başına çıkması imkânsızdı. 83 yaşındaydı ve hastaydı. Arabaya atladım, doğruca evine gittim.
Bize 500 metre mesafede oturuyordu. Bina ortadan ikiye ayrılmış, oturduğu taraf yan yatmıştı. Balkon bıçakla kesilmiş gibiydi. O da ne, babam birinci katın bulvara bakan balkonunda “Beni kurtarın,” diye bağırıyor. Bir kat aşağıya inmiş, ama nasıl? Kendi başına bunu başarması imkânsızdı. Balkonda ondan başka kimse yoktu. Sırtında battaniye olduğu halde üşüdüğünü söylüyor. Hâlbuki ikinci katta oturuyordu. Oysa birinci katın balkonunda, “Beni kurtarın.”
İki yaş küçüğüm de yanımızda. Bina boşalmış, bir tek o kalmış on dairelik apartmanda.
Yağmur tüm şiddetiyle sürüyor. O güne kadar havanın kurak geçtiğini söylüyor, yazın su sıkıntısı çekeceğimizi söylüyorduk birbirimize. Deprem gecesi bardaktan boşanırcasına bir yağmur ve buz gibi bir hava… Zaman zaman karla karışık yağıyor. Allah’ım yardım et. Nasıl alacağız babamı balkondan? Önce bir merdiven aradık. Merdivensiz indirmemiz mümkün değildi. Fakat nereden bulacaktık? Herkesin can derdinde olduğu, sokakların kapandığı, binaların yerle bir olduğu bu vakitte merdiveni nereden bulacaktık? Kimden alacaktık? Eğer merdiven bulabilirsek kim tırmanıp kucaklayarak indirecekti? Herkesin yardım beklediği sırada merdiven aramak, hem de bu vakitte… Aptalca bir şey, ama başka çaremiz yok. Sağa sola “Merdiven yok mu?” diye bağırırken bunun mümkün olmadığını biliyorduk. Bina devrildi devrilecek. “Kurtarın beni.” Birazdan bina yıkılacak, babam güzümüzün önünde beton kütlelerin arasında kaybolacaktı. Onu kurtarma çabalarıyla sağa sola koştururken göz göre göre ölümünü düşünmek bizi daha çok telaşlandırıyordu. Yolun karşı tarafında park etmiş halde duran bir traktör kepçe dikkatimi çekti. Eğer çalıştırabilirsek kepçesini havaya kaldırarak onu balkondan alabilirdik. Kalabalığa traktörü çalıştıracak biri var mı diye seslendim, kimseden ses çıkmadı.
Traktörü çalıştıracak biri çıkmayınca bu da işe yaramadı.
Allah’ım yardım et. Dualar ve çareler babamı balkondan almaya yetmiyordu. Merdiven bulup babamı balkondan alacak bir kahraman bekliyorduk. Kalabalık gittikçe artıyordu. Herkes birbirine bakıp, akıl veriyor, hiç kimse merdiven bulup balkona çıkmaya yanaşmıyordu. Gecenin bu vaktinde merdiveni nereden bulacağız saçmalığı umurumuzda değildi. Zira babamı balkondan almanın tek çaresi merdivendi ve nereden gelirse gelsin, kim getirirse getirsin önemli değildi. Merdiven mutlaka bulunmalı ve biri cesaretini toplayıp onu balkondan almalıydı. Çaresizliğin yoksulluktan beter olduğunu o gece, o saat anladım. Yoksulluk hafif kalıyordu çaresizliğin yanında. Yoksullukta birileri yardım eder sizi aç bırakmazdı. Olmadı, pamuğa, fındığa, kayısıya gider, inşaatlarda çalışırdınız. Daha olmadı, bir köşede oturur, avucunuzu açar, dilenirdiniz. Birileri mutlaka ekmek parası koyardı avucunuza.
Çaresizlik böyle değildi. Ne bir kâse çorba verecek vardı, ne de bir ekmek parası… Herkes yardıma muhtaçtı. Herkes açtı. Herkes açıktaydı.
Dakikalar, saatler geçiyor, biz hâlâ yardım bekliyorduk. Kim gelecekti? Kim yardım edecekti, bilmiyorduk. Gelecek olup olmadığını da bilmiyorduk. On binlerce binanın, yüzbinlerce insanın yaşadığı şehirde herkesin aynı şeylere ihtiyacı vardı. Hilti, kırıcı, elektrik, jeneratör, su, ekmek ve yardım edecek insanlar… Bütün bu aletleri kullanacak kalifiye insana ihtiyaç vardı. Hangi alet nerede, nasıl kullanacak bilen insan… Aksi halde yeni bir kazaya sebebiyet vermek içten değildi.
Merdiven… Nereden bulacaktık ki Allah’ım? Bulsak da indirecek var mıydı? Merdivenin 6-7 metre uzunluğunda olması gerekiyordu ki bu da iki katlı ev demekti. Sadece merdiven de yetmiyordu. Tırmanacak bir babayiğit lazımdı merdivenle birlikte.
Bir saat geçmişti ki karanlığın içinde yirmili yaşlarda biri elinde merdivenle belirdi, merdiveni balkona dayadı, korku dolu bakışlar arasında çıktı, babamı omuzladı, indirdi.
Kim olduğunu bilmediğim adamı alnından öptüm, sarıldım, göğsüme bastırdım.
...