Konu Kâhtalı Mıçe değil.

Mustafa Kâhtalı, namı-ı değer Kâhtalı Mıçe, söylediklerinden çok sesinin farklılığı, özelliği dolayısıyla sevildi. Asla yapmacık olmadı. Taklitçi olmadı.

Abone Ol

Baştan söyleyeyim, bu yazının konusu Kâhtalı Mıçe değil.

Bir şehrin, bir yörenin, hatta bir coğrafyanın kültürü yaşatılmalı mı? Yaşatılacaksa nasıl yaşatılmalı? Sorularına cevap aramak.

Kâhtalı Mıçe özelinde anlatmaya çalışacağım, o kadar. Kâhtalı hem taze hem de güzel bir örnek çünkü.

Mustafa Kâhtalı, namı-ı değer Kâhtalı Mıçe, söylediklerinden çok sesinin farklılığı, özelliği dolayısıyla sevildi. Özgün ve farklı bir sesti. Türküleri, şarkıları, uzun havaları, kasideleri gazelleri coğrafyasının dili ile söylediği için sevildi, tutuldu. Yaşadığı dönemi türkülerle doğru bir biçimde anlattı. Asla yapmacık olmadı. Taklitçi olmadı. Mahsuni Şerif’i bile özgün sesi ve dili ile okudu.

Bütün bu özellikler bize şunu gösterdi.

Gerek müzik, gerek el sanatları olsun, halkın ihtiyaçları ve talepleri ile doğar, halkın istekleri ve beklentileri ile şekillenirler.

Onu doğru bir şekilde icra edenler ölümsüzleştirir, gelecek kuşağa taşırlar. Ve bunların sayıları çok azdır. Korumak ve kollamak kamunun, devletin görevi. Halk sevecek, ilgi gösterecek, devlette koruyup kollayacak. Hiç kimseye muhtaç etmeyecek. Evi yoksa ev alacak, arabası yoksa araba alacak, geçinebileceği bir geliri yoksa maaş bağlayacak.

Elbette bazı şartlarla… O kimse eğer, gecesini gündüzüne katacak, gözlemlerini, duygularını, becerilerini müzisyense notalara, zanaatkârsa el işlerine dökecek.

Son nefesine, son anına kadar üretecek.

Melodi düşünürken çocuğunu nasıl okutacağım kaygısı taşımayacak.

Becerilerine bir yenisini katmak için çalışırken aklında ev kirasını nasıl öderim diye düşünmeyecek.

Fırından ekmeği, kasaptan eti, manavdan sebzeyi borca almayacak. Temiz giyinecek. Peşin çalışacak. Yalansız ve haramsız bir hayat sürecek.

Sanatçı duyarlılığının insanı buna mecbur edeceğini bildiğim için şahsen bir müzisyenin yahut zanaatkârın yalansız ve haramsız yaşayacağından eminim.

Huy başka bir şey… Bu yazının konusu da değil.

Peki kim yapacak?

Başta belediyeler. Sonra valilikler. Sonra Kaymakamlıklar.

Sonra STK’lar.

Sonra meslek odaları…

Böylelerini kimseye muhtaç etmeyecek, kendi paylarına düşeni yapacaklar.

Kaç kişi ki böylesi. Hepi topu şu kadar… Boş yere maaş alan o kadar çok kişi var ki bunlar onların yanında küçücük bir nokta.

Adıyaman’ımızda saysam bir elin parmaklarını geçmez. Buraya yazarak unuttuklarımı küstürmek istemem.

Kastım doğru anlaşılır umarım.

Her türkü söyleyen, her şarkı yazanı kastetmediğim bilinmeli.

Özgün, üretken, kabiliyetli, becerikli, doğru düzgün...

Hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bir tek örnek vereceğim.

Aziz Çelik.

Belediye başkanının yerinde olsam Aziz Çelik’i çağırır, “Aziz ağabey, ne ihtiyacın varsa söyle. Derhal yerine getireceğim. Senden tek isteğim var. Otur, gece gündüz çalış, Adıyaman’ı yaz. Notaya dök. Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş ne kadar türkümüz varsa notaya dök, kitaplaştıralım. Düğünlerimiz, acılarımızı, sevinçlerimizi ne olur yaz,” derim.

Aziz Çelik bir müzik dehası… Bir şans… Adıyaman’ı notaya ondan daha iyi dökecek, ondan daha iyi anlatacak başka biri yok. Çalmadığı çalgı yok. Nota biliyor. Sayısız bestesi var. Türkiye müzik piyasası iyi tanıyor. Aziz ağabeyin yapacağı en iyi iş, hatta tek iş var, beste yapmak. Müzik yapmak. Evinde otursun beste yapsın.

Kâhtalı Mıçe’nin cenazesi bize gösterdi ki onu tüm Türkiye tanıyor ve seveni umduğumuzdan da fazla. Adıyaman’ı Kâhta üzerinden tanıyanların sayısı ortada... Müziğini sevmeyen bile onu bir kez dinlemiş, kim olduğunu araştırmış, hayatını merak etmiş.

İnsanların inancını ve kimliğini açık açık söylemekten korktuğu zamanlar o kendisine adı Mustafa olduğu halde Mıçe denmesini hor görmedi, ayıplamadı, küçümsemedi. Bunun bir asalet olduğu konusunda zerre tereddüttüm yok. Bu bir bilinç, asalet, içselleştirme, özgüven… Az şey mi? Kaç kişide hepsi bir arada.

Bakın deprem Adıyaman’ı yerle bir etti. Yollar, binalar göçtü. Camilerimiz, okullarımız yıkıldı. Binlerce insanımız öldü. Annesiz, babasız, kimsesiz kaldık. Ancak türkülerimiz yerinde. Yerli yerinde. Bir tek türkümüz kaybolmadı. Bir tek şarkımız silinmedi. Kitaplarda, videolarda, CD’lerde, televizyonlarda capcanlı duruyor hepsi. Hatta yaşadığımız acılar üstüne koymamıza, daha fazlasını söylememize aracılık etti.

Şimdi anlıyor muyuz, türküler neden ve ne kadar önemli?

Romanlar, hikâyeler, şiirler neden önemli?

Sanatla, sanatçılarla ölümsüzleşebiliriz ancak.

Hiçbir şiir, hiçbir hikâye, hiçbir türkü ve onu yazanlar, icra edenler gereksiz, faydasız ve önemsiz olamaz.

O halde kıymetini bilelim.

Kaldı ki gayri yasal bir durum yok.